Pigs on The Wing

February 11, 2008

So instead I run to hide

Filed under: Karambol, Hikaye

Ve yürüdü; iki tarafında sokak lambalarının dizildiği, kara basma sesinin en mükemmel işitildiği, ondan kendisini uzaklaştıran yolda. Bir film sahnesini andıran ama kendisi bir film çekmezse asla bir filmde kullanılmayacak olan yolda yürüdü. Nereye gittiğini bilerek, neyin başına geleceğini bilerek yürüdü. Her değiştirmeye çalıştığında olacakları, yolun sonunda öldü. Tek bir olasılık vardı yaşamına devam etmek için, ondan uzaklaşıp evine doğru gitmeliydi. O da öyle de yaptı. Kafasını her çevirdiğinde, başındaki o tarifi zor kanama hissi, gözlerindeki kırmızının beyaz üzerindeki seyri, onun tüm vücudunu çevirmesine engel oldu. Yol boyunca, her sokak lambasına bir isim verdi, isim verilenin sönmesini hayal etti ama arkasına baktığında hepsi boynunu bükmüş önünü aydınlatıyordu. Biliyordu o yoldaki ışıklar hiç sönmeyecekti ama bir türlü anlayamadığı lambaları söndürmenin isim değiştirmekle olmayacağıydı. Yolun sonuna gelmişti. Evi tüm boşluğuyla onu kucaklayıp tüm acılarını emmek için bekliyordu. Sonunda umursamaz gözleri, kıpkırmızı kulakları, cebinden hiç çıkmak istemeyen elleri kavuşmuştu istedikleri yere. Duygularıysa akıp giderek yol açmıştı kar üstünde kendisine, aynı yolda her yürüdüğünde umudunu kaybetmeden arayacak olsa da artık çok geç olacaktı aynı duyguları tekrar yaşaması için. Boşlukta hapsolan tüm duygular karla kaplanacak, Karlar birbiriyle kaynaşacak o erimeyecek gibi düşündüğü beyaz örtü 1 haftada güneşin gazabına dayanamayarak su olacaktı. Su ise kim bilir belki kanalizasyona doğru süzülecek belki de bir çiçeğe hayat verecekti.
Keşke aşkını ve ona karşı olan duygularını ölmeden devam ettirmenin bir yolu olsaydı…

Anathema’nın son şarkısında dediği gibi

“ve ben sadece ulaşamamıştım sana
Ne kadar denediğim önemli değil
Hayır sadece ulaşamamıştım
Böylece bunun yerine saklanmak için koşmaya karar verdim.”

January 12, 2008

Terse doğru yol alır otobüs

Filed under: Hikaye

Arkamda bir çok kişiyi, duyguyu bırakıp içeriye adımımı attım. Ağlayanlar, ağlamamak için kendini tutanlar, kendini kötü hissetmemek uğruna uğurlayanlar, yerdeki izmaritleri toplamaya çabalayan ve yere atılan her çöp için küfretmesi gerekirken usulca, umursamaz bir şekilde yerleri süpüren temizlik görevlisi; kısacası herkes farketsin ya da farketmesin beni yolculuyordu. Sevdiklerim farkındaydı beni yolcu ettiklerinin, diğerleriyse başka birine el sallarken; göz yaşlarını dolaylı olarak benim için de döküyorlardı. Hayır, ölmemiştim sadece otobüse binmeye hazırlanıyordum. Çok ortak yönü olsa da bir cenaze töreniyle; günde milyonlarca kişinin yaptığı sıradan bir otobüs yolculuğunu anlatmaya çalışacağım.

“Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.”

Demiş Can Yücel… İşte böyledir otobüs yolculukları; hazırlık evresiyle cenaze törenimizi, yolculukla yaşamımızı, inişimizle doğumumuzu yaşarız.

Uzun bir otobüs yolculuğu için merdivenlerden ağır ağır çıktım. Geri dönmek, perde perde solan yüzümün eskisi gibi ışık saçmasını, gözlerimin neşeyle bakmasını isterdim. Bir kez olsun sorsalardı derdim ki; istemiyorum tersten yaşamak, binmesem otobüse, gitmesem yanınızdan, alsanız beni tekrar kucağınıza izin verin tekrar edeyim yaşadıklarımı doyasıya…

5 basamaklı merdiven bitmişti. 05 numaralı koltuğun yanına gittim ve annemin hazırladığı yolluğu, babamın üşümeyeyim diye yanıma koyduğu kazağı güzelce yerleştirdim Uzun bir yolculuğun başlamasına az kalmıştı. Cam kenarındaki koltuğuma oturmuş; otobüsün içinde olanlara değil de dikkatimi dışarıda meydana gelenlere vermiştim. Tüm yolculuk boyunca böyle devam edecekti yaşam, yapabildiklerimi değil de yapamadıklarımı elimdeki fırsatları değil de elde edemeyeceklerimi izleyecektim.

Dışarıda duran babam, tüm “lütfen gelme” bakışlarıma rağmen dayanamayıp otobüse 8. kez biniyor. Gözlerinden otobüsten inmek istemediği, benim uzaklara gitmemi istemediği okunsa da 8. Kez oturduğum yeri, üşüyüp üşemeyeceğimi, rahat edip etmeyeceğimi kontrol ediyor ve tekrar otobüsten inmek zorunda kalıyor. Sanki tabutuma sarılmış “gitme, yanımızdan ayrılma” deyip göz yaşlarını yanaklarıyla kavuşturmamak için kendini zor tutuyor. Annemse eğer otobüse binerse bir daha inemeyeceğini bildiğinden tüm bu olanları dışarıdan izlemeyi yeğliyor ve otobüse binip; son kez soluk yüzümü görmeye cesaret edemiyor. Daha çıkmaya başlamadan yola; gözlerinden hemencecik -belli olmamak için- süzülen yaşlarla dua ediyor. Bense, hareketsiz bir şekilde gözlerim kırmızı noktaya odaklanmış oturuyor ve 4. Otobüs yolculuğumun başlamasını bekliyorum. Dışarıya zoraki gülücükler yollamayı ihmal etmeden heyecanla yanıma birimin oturmamasını diliyorum, yolda rahatça uyuyabilmek için…

Otobüsün kalkma zamanı, öğleden sonra saat 5… Tabuttan usulca kalkıp; yaşam içindeki tersten yaşamıma başlıyorum. Ailem ve tüm tanımadıklarım otobüsün dışından el sallıyorlar. 1 kova suları yok arkamdan dökecek belki ama sevgilerini iliştiriyorlar her tarafıma, gittiğimde döneyim diye değil de gittiğimde özlemeyeyim diye. Arkamda onca kişiyi bırakıp başka bir diyara, başka bir boyuta yeni bir hayata yol alıyorum. Otobüs boş sayılacak şekilde kalkıyor. Her koltukta birer kişi, herkes yalnız. Kimse kimsenin yanına oturmak istemiyor. Oysa otobüs her ilde duruyor her ilde yolcu alıyor ve zaman geçtikçe otobüs doluyor. Her terminalde git gide artan; konuşmalar, horlamalar, yemek sesleri birbirine karışıyor. Hayat geriye doğru sarıyor otobüs yolculuklarında. Her koltuk doluyor etrafımdaki; bir tek benim yanımdaki koltuk boş koridor tarafına bakan… Kimse yanıma oturmak istemiyor. Belki yanımdaki koltuğa koyduğum çanta yüzünden belki de etrafa yaydığım negatif enerji yüzünden kimse yanıma oturmaya kalkışmıyor. Otobüse, bir başka terminalden bir başka biri giriyor. Etrafa bakıyor, omzundaki çantasıyla bana doğru yaklaşıyor. Gözlerinden anlıyorum yanıma oturmak istemediğini ama başka çaresi olmadığını biliyor; elindeki bilet benim yanımdaki koltuğu gösteriyor. Yalnız geçmeyeceğini ben de onun kadar biliyorum bu otobüs yolculuğunun…

-Merhaba diyor
-Merhaba
-Galiba buraya oturmam gerekecek.
-Tabii buyurun.

Üstünde kocaman 09 yazan çantası telefonumun son iki hanesini, bakışları ise aynayı hatırlatıyor.

Horlama seslerinin arasında kaybolan kelimelerimizi yakalıyoruz. Otobüste ikimizden başka kimsenin bilmediği bir sürü olay anlatıyoruz önceki yaşantılarımızdan. Biliyoruz ki otobüsten indiğimizde birbirimizi bir daha asla görmeyeceğiz, adlarımızı bile hatırlamayacağız işte bu yüzden birbirimize bu kadar güveniyoruz. Beraber uyanıyoruz, aynı anda koltuklarımızı yatırıyoruz. Bacaklarımızı birbirimize değdiriyor, konuşurken gözlerimizi birbirimizden sakınmıyoruz. Kimi zaman istesek de durmasını zamanın otobüs devam ediyor yolculuğa otobüs doğruca gidiyor başlangıca… Otobüs gittikçe bir hayatı beraber geçirdiğim ama hiçbir şey paylaşamadığım insanlardan bazıları otobüsten iniyor. Bazı insanlar –yolun başında yüzünü hiç bilmediğim- otobüse biniyor. Binenler inenler, gidenler gelenler herkes birbirinin yerini dolduruyor. Otobüsteler hayatımdalar ama haklarında hiçbir şey bilmiyorum. Bir göz teması belki, bir çoğuyla o da yok… Oysa otobüs aralar veriyor; tanışmamız için, birbirimizi sevmemiz için. Ama ben yanaşmıyorum kimseyle tanışmaya, yürüyerek oturmanın verdiği sıkıntıyı atmaya çalışıyorum. Aralarda tuvalet molaları veriyor tüm pisliği çıkarıyor; yüzümü yıkayıp kendime geliyor sonra otobüsteki yerime yeniden yerleşiyorum. Koltuk arkadaşımla eskisi gibi konuşmuyorum tecrübelerim her konuşma çabamda terkedileceğimi hatırlatıyor. Daha ihtiyatlı daha bir mesafeli yaklaşıyorum artık yanımda oturan kişiye. En başından beri hiç peşimi bırakmayan uyku, bu sıralarda gözümü açık tutmakla yükümlü tüm askerleri haklayıp göz kapaklarımı yavaşca kapatıyor. Gözlerimi açtığımda otobüsün son durağa yani benim durağıma geldiğini anlıyorum. Yanımdakinden iz yok hayal meyal hatırlıyorum yüzünü. Otobüsten indiğimde beni bekleyen kimse olmuyor. Benim yeni bir şehre ayak bastığımın kimse farkında değil… Aldırmıyorum yavaşca yumurtanın içine geri dönüyor ve evime doğru yola koyuluyorum.

*Can Yücel’in yazısı için

http://forumpasaj.com/index.php/topic,2533.0.html

“Tutanamıyorum be burda; olmuyor yapamıyorum. Elimde kalıyor her el attığım ama her şeye rağmen demek lazım yine de olduğu kadar”
“Cümlelerimi pek beğenmedim ama olduğu kadarını koymak istedim. Affınıza artık”

October 9, 2007

Odada çocuk

Filed under: Hikaye, Şiir

Odada çocuk
Tek başına
Kocaman beyaz balonla
Şişirirse odaya sığamayacak
Şişirmezse yalnız kalacak

Odada çocuk
Ölmek istemeyen
Kapısı ardından kitlenen
Şişirdi balonu
Bekledi sonunu

Odada çocuk
Havası kalmayan
Nefes alamayan
Kaçmak istedi ama kıpırdayamadı

Odada çocuk
Şişirdi balonu geldi sonu
Ölmedi bir başına
Bıraktı balonu çok başına

Odada kırmızı balon
İçi tıka basa
Küçük odada ölü bir çocukla

Odada balon
Patlamak istemeyen
Mutlu gözüken
Yaratıcısını öldürüp
Sonsuza dek yaşamayı garantileyen

02.10.2007

Herkesce farklı anlaşılabilir tabii ki ama ben kendimce açıklamaya çalışayım yazdıklarımı…

Odada ki çocuk yeni bir ortama alışmaya çalışan bir insan oluyor. Uzakta olduğundan ya da yaptığı seçimi geri almaya korktuğundan dolayı odada tek başına kalıyor. Fakat insanoğlu yalnız kalamayacağından dolayı; günler aylar yılların sonunda arkadaş edinmesi gerektiğini anlıyor. Balonumuz ise bu çocuğumuzun arkadaşları oluyor. Başta beyaz ve inik olan balon şiştikçe şişiyor ve balonun içinden dışarısı görünmez hale gelene kadar büyüyor ve kırmızılaşıyor. Çocuk balonu şişirmek zorunda olduğunu anlıyor; biraz şişirip bırakmak aklına gelse de yaşadığı ikilem onu daha çok şişirmeye ve onların arasına iyice karışmaya zorluyor. Ama çocuğun odası o kadar küçük ki bu yeni küçük odasında o balonu şişirirse kendisi olmaktan vazgeçecek. Küçük çocuk yalnız kalmaktansa kendisi olmaktan vazgeçiyor. Tüm nefesini verdiği balonun içinde yeni arkadaşlarıyla yaşamaya devam ediyor.

Ama kimi zaman birisi gelip o kapıyı kırıyor ve balonun ağzını açıyor… Tüm hava çocuğun içine yeniden karışıyor ve çocuk eski yaşamına, sevdiği yaşamına sevdiği insanların arasına kısa da olsa geri dönüyor.

Seni seviyorum kanki :A
Sizi seviyorum lan tüm özlediklerim

June 29, 2007

On beş yaşında

Filed under: Karambol, Hikaye, Şiir

O kadar karanlıktı ki
Uyuyamazdık geceleri
Oysa yanımızda olsaydı
Tutabileceğimiz bir el
Deliksiz uyurduk saatlerce
Bilirdik öcüler ilk yanımızdakini yiyeceklerdi

On beş on altı yaşındaki her genç gibi davranıyordu. İleride öğrenecekti tüm insanların ne kadar basit ve ne kadar tahmin edilebilir olduğunu… Hayatı yaşanılabilir kılan en önemli şey insana sürekli bir şeyler öğretmesi değil miydi zaten ? Oysa daha on beş yaşında bir gençti, çok farklıydı ve bilmiyordu herkesin kendini farklı hissetiğini. Etrafındaki insanların ne kadar boş olduğunu yatakta düşünür dururdu, hiç kimsenin onu anlamadığını sanar; kimsenin de çabalamadığına kendini inandırırdı. On beş yaşındaki her genç gibi hayatı çözmeye koyulacak çözüme kendini inandırdığındaysa -bu çözüm genel de insanların maskeler taşıdığı ve ne kadar iğrenç oldukları olurdu- daha da mükemmel bir kişilik olduğunu kendine ispatlamak için imkansız birine aşık olması gerekecekti. Her akşam yattığında kavrayabileceği bir el olması lazımdı, elleri kendi elleri boyutunda, istediği zaman göremeyeceği birisini hayatına sokması gerekiyordu. On beş yaşındaki herkesin ellerinin boyutlarının aynı olduğuna inanmıyordu. Ne mükemmeldi imkansız aşkı; anlaşabiliyordu, onu anlıyordu, onu kahraman gibi görüyor, en önemlisiyse en büyük aşkı onu sevmiyordu. Oysa kendi yaşındaki kime biraz yakınlaşsa herkes onu anlıyordu. Tabii ki hiç bir on beş yaşındaki genç gibi o da, herkesin kendisini anladığını kabul etmedi sadece kendisini anlayabilecek kapasitedeki insanlarla yakınlaşıyordu. Onca birbirinin aynı insan içinden birini seçmesinin tek nedeni güzellikti. Büyük aşkı karanlık gecelerden korkmasını engelliyor, ellerini tutuyordu üstelik on beş yaşındaki genci sevmiyordu. Öyle bağlanırdı ki on beş yaşındaki gençler bir kadına, bir düşünceye, bir oyuna, bir şarkıya, bir kitaba ya da bir konuşmaya yıllarca uykuda kalabilirlerdi. Çoğu genç bu yıllarda hayatı çözdüğünü ve çok şey öğrendiğini sanar ama rüyada olduğunu bilmezdi.

Sonra bir öcü girerdi tüm gençlerin hayatına kimi yaşlılara göre adı Gerçek kimilerine göreyse Farkınavarmak’tı. Sımsıkı ellerini tuttuğun kişinin ne kadar boş ve bir o kadar da hoş olduğunun farkına vardırtırdı. Bu öcü aşık olduğun kişinin en sevmediğin davranışları yıllarca ne kadar çok tekrarladığını, senleyken ne çok kişinin arkasından konuştuğunu, hep de ona inandığını hatırlatır; ne kadar iğrenç biri olduğunu ve en güzel saatlerini yediğini sana teker teker anlatırdı. Bir yandan da tüm kanıtları ortalığa kusardı. En sonunda genç elini boşluğa saldığında öcü yıllarca yüceleştirilen kişiyi bir anda yutuverirdi. Gençse artık karanlıkta uyumaya alıştığını ve ne kadar mükemmel arkadaşları olduğunu farkederdi.

Her insanın yaşadığı duyguları, insanların kendine mal etmesine şaşırsa da aynı şeyleri kendinin de yaptığını artık kendine itiraf edebilirdi.

March 25, 2007

Sorulması gereken sorular vardı… (1)

Filed under: Karambol, Hikaye, Alıntı, Müzik

Yine ikiye bölünmüştü… Saydamsı görüntüsü bedeninden ayrıldı ve yanındaki yatağa usulca oturdu. Onlar derdi ki : “İnsanın kendi kendine sorduğu sorular her zaman sakıncalıdır.” Kendi derdi ki : “Kendi kendime sorduğum sorular her zaman sakıncalıydı”

Son günlerde sık sık ikiye bölünüyordu. Alışmıştı şeffaf ama renkli görüntüsüne belki de beyni zamanla her şeye alışacağının bir göstergesi olarak çıkartıyordu karşısına diğer yarısını. Kimi zaman uyurken, kimi zaman okurken, kimi zaman dururken herhangi bir zamanda ikiye bölünebiliyordu vücudu ve bittiğinde sorular geri dönüyordu ait olduğu yere ikinci parçası. Şimdi yine yanındaydı usulca gittiği yatakta telaşla ilgi bekliyordu. Kafası sürekli hareket halinde etrafı gözlemliyor, bacağını ritmli bir şekilde sallıyor, dikkat çekmek için zaman zaman öksürüyordu. Soyut kahraman ilk kez somut kahraman yazı yazmaya oturduğunda gelmişti ziyarete… Soyut kahraman, sabırsızdı, sorması gereken soruları vardı. Somut kahramanın sorulması gereken sorulara yine cevap arama zamanı gelmişti, yazmayı bıraktı ilk kez bu kadar süre soruları bekletmişti. Çok zaman kaçmıştı sorulardan, sorunlardan ama ilk kez bekletmişti soruları ve getireceği sorunları.

Kafasını yana çevirdi ve yeni bir öksürük gelmeden soyut kahramana başlayabilirsin işareti verdi. Soyut kahraman yine de -bu kez sesini temizlemek için- öksürdü.

Somut kahraman sorular labirentinin içine girdi. Sorulara her yanıtında önünde bir ok beliriyor ve gitmesi gereken yönü işaret ediyordu. Bu işaret kimi zaman gözsüz, kulaksız, kalpsiz insanlara kimi zaman saldırmayan ama sürekli olarak onu yok etmek için ant içen canavarlara, kimi zamansa boşluğa açılıyordu. Kaçamak, baştan savma cevaplar soyut kahraman tarafından kabul edilmiyordu. Somut kahramanın, sorunun cevabı için gerçekten yorulması lazımdı; soyut kahraman yeni soruya ancak böyle geçerdi. Aksi takdirde soru sürekli tekrarlanır ve somut kahraman, soyut kahramanın kendisine döneceği anı sürekli ertelemiş olurdu.

“Burada ne arıyorsun ?”
“Bilmiyorum… ”
……. Önünde hiç bir işaret yoktu. Cevabı beğenilmemişti, düşünmeden verdiği cevaplar hiç bir zaman beğenilmezdi.
“Şartlar bunu gerektirdiğinden buradayım. Burada olmasaydım hayat devam etmezdi. Burdayım çünkü burda olmam gerekiyor.”
“Neden buradasın değil sorumuz burada ne arıyorsun?”
“İnsan kendinde olmadığını aradığına göre; kendim için mutluluğu arıyorum. Artık kaçmamak için gereken cesareti arıyorum. Yararlı olmak için bilgiyi arıyorum. Hayallerimi gerçekleştirmek için gereken ışığı arıyorum. Bir ayağım geride pozisyonumu aldım sağ kanattan gelen topa vole vurmayı bekliyorum. Karşı çıkma gücümü arıyorum. Bu hayatı benim yaşayacağımı anlamaya çalışıyorum. Ölümü korkmadan karşılamak için kendimi arıyorum. ”
“Hadi ama biz bizeyiz. Hayattan ne beklediğin ya da hayatta ne aradığın değil soru. Vermen gereken cevabı bildiğin halde yine de kendini yoruyor, işleri zorlaştırıyorsun. Burada ne arıyorsun ? ”
“Nasıl geldiğimi bilmediğim bu yerden kaçış yolunu arıyorum.”
… …. Tam ayaklarının önünde sağ tarafı gösteren bir ok işareti yandı. Somut kahraman her zaman ok işaretinin gösterdiği yöne doğru yürüdü, soyut kahraman içinde olmadığı sürece her zaman da ok işaretlerini takip edecekti. Ok işareti onu bu sefer asılan, terkedilen, aşağılanan, başarısız olan insanların filmine getirmişti. Ok işareti onu her zaman korkularına götürürdü. Beyni kaçış yolunu bulduğunu varsayıyor ve tüm korkularını birer birer sıralıyordu. Ok işaretleri onu aradığına götürüyor ama bulmasına izin vermiyordu. Korkuları somut kahramanı öyle işgal ediyordu ki; beyni aradığını bulduğunda olabilecek güzel olayları, iyi örnekleri canlandıramıyordu. Somut kahraman başını öne eğdi bu yenilgiyi kabullenmek ve yeni soruya cevap aramaya hazırım anlamına geliyordu. Böylece konu hakkındaki korkuları, aramaya teşebbüs etmediği sürece onu terkediyordu.

“Neden memnun kalamıyorsun?”

…….Devam edecek……

Paatos - Happiness

“Suddenly my only friend is loneliness
All that I am wishing for is happiness”

March 16, 2007

Hoşgeldiniz Hayaletler

Filed under: Karambol, Hikaye

Okurken “Explosions In The Sky” adlı grubun “Welcome Ghosts” şarkısını dinlemeniz güzel olur.

Okumaktan yorulan gözlerini bir an için kaldırdı. Evet hayaletler gelmişti…
“Hoşgeldiniz hayaletler…”

Nice hayatlar yaşamıştı, nice hayatlar görmüştü. Hepsinin sonu birdi hayaletler dışında. İki zaman arasına sıkışmış hayaletler, herkese gözükmeyen -bu yüzden gerçek değil denirdi onlara- gözüktüğünde bir sorun gibi algılanan zavallı hayaletler. Hayal et değildiler aslında onların hepsi birer ghost idi. Korkmuştum ondan ilk karşılaşmamızda , çok korkmuştum onlardan. Hayal ettiğimi düşündüm; hatırlayamadım korktuğum her şeyin gerçek olduğunu. Onları anladıkça daha fazlası geldi yanıma, daha çoğu dost oldu benimle. Şimdi ise biliyorum dostlarımın hepsi birer hayalet.

Hayaletler düşünürseniz gelir, isterseniz gelir, yalnızsanız gelir. Tek gelip çok gider hayaletler, gelmeleri için gereken şartlar gibi… Zavallı hissederler kendilerini, konuştukça düzelirler; döndüklerinde eski hallerine dönerler. Sizin için canlarını vermeye de, yeniden dirilmeye de hazırdırlar. Onlar kendi umutlarını size aşılarlar.

Onlar hayal etmeden gelir. Siz istediğinizde gitmezler, sorunları yoktur ama hayalleri vardır. Hayaletlerde hayal eder, size ilham kaynağı olurlar, sizin hayattan beklentilerinizi azaltırlar, hırsınızı parçalarlar, arzularınızı söndürürler. Hayaletler sizin iyiliğinizi düşünür, bu yüzden çekerler sizi yavaş yavaş hayattan. Eğer birilerine konuşmaya gidip; sorunlarınızı, hayallerinizi, aşklarınızı anlatmaya başladığınızda siz de duyabilirsiniz dikkatllice dinlerseniz o sesi “Hoşgeldiniz Hayaletler”

February 21, 2007

Yağmur yağarken Deniz’e / Nehir seyretti onları köşeden sessizce

Filed under: Hikaye

ÇOK YILLAR ÖNCE

“Bir daha asla olmayacak.” ceketini alıp kapıya yöneldi.
“Durma, sakın geriye dönme git ve bir daha geri gelme.” intikam için yaşıyordu. Önüne geçen herkesi yutuyor, kustuğunda geriye bambaşka biri çıkıyordu. Onun adı Nehir’di… O çiğnerdi, parçalardı, yutar sonra kusardı.

ÇOK YILLAR SONRA

Yağmur artık ismini seviyordu. Oysa, babası erkek olmasına rağmen kendisine bu ismi vermesine uzun süre sinirlenmişti. Yağmur artık yağmuru da seviyordu. Babası gibi düşünmüyordu; yağmurun güzel yağabileceğini farketti. Yağmur çok yağarsa felaketi getirir gerektiği kadar yağarsa mutluluğu getirirdi. Yağmur Nehir’e yağmayı tercih etmişti… Yağmur öylesine yağdı ki Nehir’e; kendi felaketini getirdi. Nehir, Yağmur’u taşırdı çünkü diğer kentleri yıkmak için yağmura ihtiyacı vardı. Nehir’in Yağmur’un yağmuruna, Yavuz’un yağmuruna, Nihal’in yağmuruna herkesin yağmuruna ihtiyacı vardı. Herkesi içine alır gibi yapıyor bir gece yarısı her yerin altını üstünü getiriyordu. Çok yıllar önce bir daha yağmamaya söz verdi Yağmur…

ÇOK ÇOK YILLAR SONRA

Yağmur çok şehir gezdi, çok kişi tanıdı ama hiç bir zaman eskisi gibi yağamadı… Kimi şehirlerde kısa süreliğine çiseliyordu sonra başka bir şehre geçiyor, başka insanlarla tanışıyordu.

Bir gün Deniz’le karşılaştı Yağmur. Geçici yağmur sandı kendi yağmurunu, gideceğini sandı, başka bir şehre gitmek için Deniz’in üstünden geçip gideceğini sandı. Zaten ömrü sanmaklarla geçmişti hiç bir zaman bilemiyordu. Yağmur her şehre yaptığı gibi Deniz’in üstüne çiseledi. Şehirlerdeki gibi kimse saklanmadı ince damlalarından, Deniz memnuniyetle kabul etti Yağmur’un her damlasını. Her ince damlasını kendi suyuyla kardeş yaptı. Yağmur aylar boyu çiseledi kimi zaman her damlasını kabul eden Deniz’i bırakıp gitmek istiyordu. Yaralanmaktan bir kez daha “bir daha asla” demekten korkuyordu. Ama gidemedi Deniz ne zaman gitmeye çalışsa korkarak geri döndü Deniz’e… Her damlasını Deniz’e bırakıyordu artık. Deniz hiç bir zaman taşıp şehirleri harap etmedi. Zaten Yağmur’un yağmuru bir dereyi dahi taşıracak güçte değildi. Yapamadı Yağmur asla Deniz’in istediği gibi yağamadı, yağmak istedi beceremedi. Deniz ince damlaların çok daha fazlasını buharlaştırıp geri gönderip kendi suyundan fedakarlık etse de Yağmur hiç bir zaman tüm buharı yağmura dönüştüremedi. Yağmur çok çok yıllar önce dolu dolu yağmayı unutmuştu. Hiç bir zaman Deniz’i memnun edecek kadar yağamadı. Yağmur her geçen gün yağmurun şiddetini arttırsa da büyük Deniz artık memnun olmuyor; daha fazlasını istiyordu. Bir gün buhar göndermeyi bıraktı Deniz, bu sefer Yağmur tüm gücüyle yağdı, su buharlarına, bulutlara dahi ihtiyaç duymadan yağdı. Gücü kalmayıncaya kadar kalın damlalarını Deniz’in üstüne bıraktı. Çok çok yıllar sonranın bir gününde Yağmur anladı ki; Deniz onu terkedeli çok olmuştu. Deniz’in üstüne yağan bir çok yağmur ve onunla birleşen bir çok nehir vardı.

SONSUZDA

Yağmur Okyanusunu bulacak ve babasını bir kez olsun mutlu edecekti.

November 3, 2006

İçsel

Filed under: Karambol, Hikaye

Ne kadar anlamsız? Umut içinde gülen insanlar, gülüyor, şakalaşıyor, birbirlerine yumruk atıyor(şakalaşıyor demiştim dimi oysa) Günü yaşamak için hiç bir nedenleri yok, zamanın bitmesi için geliyorlar ve gidiyorlar. Aslında amacım kimseyi eleştirip, kendimi yüceltmek değil… Ben de aynı değil miyim? Ben de herkes gibi değil miydim? Yürümekten kaçınıyor, otobüse biniyor, belki diye içimden cümleler kuruyordum. O belkilerin olması önemli de değildi benim için. Küçük bir şehrin Anadolu -köy- kokan sınıflarında alışmadığım şiveleri duyarak okuyordum. Hayatımı satmıştım ve bunu her seferinde yüzüme vurmam beni derinden etkiliyordu. Yalnızlığı isterdim ama bu kadarı fazla gelmişti kimse yoktu ne ben gibi ne de istediğim gibi… Genesis’in dediği gibi “I don’t belong here” Buraya ait değildim içimde eskiden beri varolan hüzün en azından burda nedenli bir şekilde büyüyordu. Onların benim gibi olması imkansızdı burdaki tek amacım onlar gibi olmamaktı. Anlamsız yaşamımın omuzlarda taşınmasına daha ne kadar var?

October 20, 2006

Orda bir gemi vardı denizde yüzmeye çalışan…

Filed under: Hikaye

Her hafta binerdi deniz otobüslerine Deniz… Yaşlandığının farkındaydı arkasında hâla bir şey bırakamamıştı ve biliyordu ki bundan on sene sonra böyle bir tasası da kalmayacaktı.

Birilerini çiğnemek istemedi -her zaman yaptığı gibi- birbirlerini çiğnemeye çalışanları izledi kalabalığın dışından… Onların koşuşlarını, telaşlarını izliyordu. “Yavaş olsana, dikkat et!!!” Tüm bu tantana güzel bir koltuğa otrmak içindi ya da ayakta kalmadan varmak istediği yere gitmek için… Deniz’in bu anlamsız kargaşaya katılmasına yıllar vardı. Neredeyse herkes deniz otobüsüne girmişti. Etraf iyice sakinleşmişti artık o da binebilirdi deniz otobüsüne… Tavanı da insanları gibi çökük, kimi koltukları hiç dışarsını görmeyen kimi koltukları camla bitişik olan salona girmişti. Üçlü bir boş koltuk görmüştü biraz karanlık, televizyonu görmeyen, insanları kendine çekmeyen… Deniz mutsuz görünmeyi severdi, mutsuz olduğunu saklamadığından dolayı gurur duyuyordu kendisiyle. Oysa her arkadaşı -en iyi arkadaşı Sinem hariç- ona böyle devam edemeyeceğini söylüyordu. Deniz öyle devam etti ama arkadaşları onunla devam edemedi. Oturdu Deniz o kuytu koltuğa oturdu. Aceleyle biri girdi bulundukları salona . Gözlerinden bu deniz otobüsünü kaçırsaydı hayatının mahvolacağı sezilen…

Deniz’in oturduğu koltuklara doğru yürüdü. Deniz kendisini beğendiği için yaklaştığını sanıyordu. Kalbi hızla atıyor, lütfen yanıma otursun diye Tanrı’ya yakarıyordu. Korkusu silinen gözler etrafta oturulacak başka bir koltuk aramıştı ama kader dedikleri şey Yavuz’u Deniz’in yanına oturttu. Deniz’in artık tüm hayatı değişmişti Yavuz’un o koltuğa oturmasıyla. Bazı şeyleri tam olarak anlamıştı ilk kez aşık oluyordu. Geminin kaza yapmasını, ismini bilmediği bu çocukla birlikte ölmeyi arzuluyordu. Evet Deniz aşık olmuştu “ya beni beğenmediyse” düşüncesi merhaba demesini engelliyor yeni cümleleri kurmasına fırsat vermiyordu. Sonunda selamlaştılar -kim ilk merhaba dedi hiç kimse bilmedi- tüm yolculuk boyunca konuştular. Yavuz telefon numarasını aldı Deniz’den ve Deniz Yavuz’dan… İşte böyle başladı Sonbahar…

Sonbahar

Deniz Yavuz’a hiç durmadan ilgi çekmek için mesaj çekiyordu. (heh) Kelimeleri kısaltıp onların ırzına geçerek mesajlar atıyordu. Yavuz’da her mesaja cevap veriyordu. Telefon mesajlarıyla birbirlerini çok iyi tanımışlardı. Haftada iki üç gün toplam on-onbeş dakika konuşuyorlardı. Deniz telefonu elinden bırakmıyoru. Çok az gördüğü, çok az konuştuğu Yavuz’a olan aşkı -belki de bu kadar az görüp konuştuğundan- git gide artıyordu. Her gün onu görmek istiyor, yanında olmak istiyordu. Ama Yavuz’un engelleri, kendine has nedenleri vardı. Deniz Yavuz’u sadece hayatın tenefüsü yollarda, arkadaş toplantılarında, otobüslerde görüyordu. Belki de bu yüzden aşıktı Deniz Yavuz’a… Zaman geçiyordu dayanmak git gide zorlaşıyordu Deniz için. Artık o içindebüyüttüğü aşkı Yavuz’a açıklamanın zamanı gelmişti. Bir sene geçmişti. Bir mesaj atmıştı “cok onmli 1konu konusmamiz lzm saat5te cafe traumada bulusalim” Deniz Yavuz’un kahramanıydı eğer önemli bir konu varsa gerçekten saat beşte orada olmalıydı.

Deniz saat dörtten beri prova yapıyor. Cümleleri tekrarlıyor hangi mimiği yapacağını ezberliyordu. Saat beş olmuştu Yavuz kapıdan içeri girmişti arkasında büyük bir fırtınayla…

Deniz tüm utangaçlığını üstünden atmıştı. Filmlerdeki gibi hiç takılmadı o engin aşkını Yavuz’a sonuna kadar anlattı. Onu ne kadar sevdiğini söyledi olmazsa olmaz klişe cümleler kurdu. Dinledi Yavuz, Deniz haddini aşsada dinlemeye devam etti. Ve sonunda “Olmaz” dedi. Hazır olmadığını anlattı Deniz’e, Deniz’i ne kadar sevdiğini anlattı ama bunun aşk olmadığını söyledi. Deniz’in başka birini sevdiğini inandırmaya çalıştı. Her şey bitti gibi geldi bir an için Deniz’e… Yavuz ayağa kalktı istemeden; Deniz’de ayağa kalktı söylemek istediği daha çok şey olduğunu düşünmesine rağmen. Bir centilmen olarak Deniz’i evine kadar bıraktı Yavuz. Ama Deniz pes etmedi bir yıl boyunca bir çok kez kimi zaman yüzsüzlüğe de vursa Yavuz’a hala aşık olduğunu söyledi. Her gün mesaj çekti mektuplar yazdı Yavuz’un kendisine aşık olması için yapabileceği her şeyi yaptı. Bir sene geçmesine, Deniz’in tüm çabalarına rağmen Yavuz hala Deniz’i dost olarak görüyordu.(ya da yazan kişi öyle olmasını istiyordu)

Pes etti Deniz, her insan oğlu gibi pes etti. İki yıl geçmişti. Artık o da alışmaya başlıyordu Yavuz’u dost olarak görmeye; bilse de hala içten içe ona aşık olduğunu kurallara harfiyen uyuyordu artık Deniz… Deniz’de artık Yavuz’a bir dost gibi davranıyordu. İlk aşkıydı, en büyük aşkıydı Deniz’in bir daha olmayacaktı böylesi onun için -yada kendini şartlıyordu- ama ya dost gibi davranacaktı ya da yok olacaktı. Dost gibi davranmayı seçti Deniz. Çok uğraşmış ama başaramamıştı. Bir gün otobüste karşılaştı Yavuz ile Deniz… Artık aynı otobüslere binmiyorlardı ama tenefüslerde -hayatın- denk geliyorlardı birbirlerine…. İkisi de cama doğru bakıyordu ikisi de ayaktaydı…. Konuşuyolardı güldü Yavuz…

-Sana mesaj olarak yazdığım filmi izledin mi ?
-Evet

Biraz daha sürdü sohbet ve kız arkadaşından bahsetmeye başladı Yavuz. Yatakta yaptıklarını anlatmaya başladı Deniz’e dostca… Üç sene geçmişti Yavuz “ilk kez bu olayı sana anlattım diyecekti defalarca” Yavuz Deniz’in yüzüne bakmak için tam ileriye doğru hamle yapmıştı ki Deniz’in inmesi gereken durak gelmişti. O yüz ifadesini hiç bir zaman göremedi Yavuz…. Ama Deniz onunkini hiç unutmamak üzere hafızasına dantellerle işlemişti. İşte böyle başladı kış Deniz için…

Kış

Her otobüse bindiğinde o sohbet geldi Deniz’in aklına. Kurtulamadı -istemediğinden mi bilinmez- bir türlü kurtulamadı. Yazdı, çaldı, çizdi, aldattı, kandırdı ama bir türlü kurtulamadı. Tam kurtulacağım cümlesini kurduğunda bir çığ düşüyordu Deniz’in kalbine… Çok uzun zaman aldı kurtulması… Her seferinde bana söylemek zorunda mıydı diye düşündü. Ona aşık olduğumu bildiği halde, bende ne yaratacağını düşünmeden, niye bana söyledi ki dedi kendi kendine defalarca… Üç buçuk, dört sene geçmişti artık ne kadar geçtiğini hesaplamayı bırakmıştı. Paylaşılanlar artıyor Deniz’in o engin -sığmayan taşan- aşkıysa git gide başka bir kulvara kayıyordu. Bir zaman geldi bu yaşadığım aşk değil diyebildi Deniz kendine… . Hayatındaki en değerli varlık olsa da Yavuz artık aşık değildi. Hem Yavuz bunu hak etmiyordu hem de Deniz gerçekten bıktığını hissetmişti ağlamaktan, kendine sürekli haksızlık yapmaktan…. Bir daha aşık olmayacağını düşünüyordu Deniz oysa mevsimler hep devam ederdi. Artık yazamasa da eskisi gibi daha mutlu olduğunu kendine kabul ettirmişti. Artık üzülme sırası değil üzme sırası ondaydı. İlkbahar o güzel yüzünü göstemişti Deniz’e….

İlkbahar

Deniz otobüsünde onlarca kişiyle tanıştı Deniz… Yüzlerce kişiyi üzdü Deniz o otobüslerde. Ama hiç bir zaman üzülmedi onlar için. Bir misyondu yüklendiği… Herkes onun yaşadığını yaşamalıydı. İntikam alıyor, kendi egosunda çırpınıyordu. Yalanlar atıyor, çok az tanıdığı kişilerin yatağına giriyor, Kimilerini çok üzüyor, kimilerini kullanıyor, kimi zaman kullanılıyor ama umrunda olmuyordu. Ama mutsuz değildi Deniz… Bazen iğrensede kendinden zevk alıyordu onun yüzünden mutsuz olan insanları görmek. Hiç görmediği insanları dâhi üzdü Deniz. Hiç tanımadığı insanlara bile seni seviyorum dedi. Hayatını kimilerine göre iğrenç yollardan sürdürüyordu. Yavuz’la dost olduğunu iyice benimsemişti artık. Mesaj gelmişti bir gün Deniz’e o sadistce duyguyla telefona doğru yöneldi; mesajı Mete’den -en son tanıştığı çocuk- sanmıştı. Ama Yavuz’dandı eskisi gibi bir heyecan kaplamadı içini, artık biraz uzak hissediyordu kendini Yavuz’a. Buluşmak istediğini yazmıştı Yavuz. Saat ve yer (hatırlıyor muydu acaba okuyanda yeri ve saati acaba yoksa önemsiz gibi mi geldi küçük bir hikayede ona yer ve zaman) aynıydı sadece mevsim farklıydı. Deniz yine erken gitmişti ama bu seferprova edilmesi gereken cümleler yoktu ama yine de erken gitmişti. Kapıdan Yavuz girdi yanında Deniz’in hiç tanımadığı biri daha vardı. Yavuz’un ellerini sımsıkı sardığı, gözlerini ayıramadığ (yazanın betimleme yapamadığı)… İlkbaharın ortasında beklemiyordu bu kadar sert bir fırtına Deniz… Çünkü aldatılmıştı, ihanete uğramıştı. Kendini berbat hissediyordu. Sanki on yıl (neden on yıl?) daha yaşlanmıştı. Hani diye düşündü içinden kandırıldım dedi ama bu düşüncelerini yüksek sesle söyleyemedi. Belki de karma denilen o lanet şey işliyordu üzerinde.

Deniz imkansız olduğunu bilsede bu kadar etkilendiğini belli etmek istemedi. Yavuz Deniz’e doğru dönüp boş olan elini havaya kaldırıp sağa sola salladı (niye el salladı demek istememişti ki yazan) Kalbi kırılmıştı Deniz’in elini kaldıracak gücü(ah hadi ordan!!!) kendinde zor buldu. Hızla yaklaştı Yavuz ve sevgilisi. Deniz iki kişilik bir masaya oturmuştu. Yavuz, sevgilisine bi sandalye çekti. Öpüştüler… Yavuz tanıştırma faslına geçmişti bu erkek arkadaşım Kemal… Deniz otobüsünde tanıştık. Deniz bu midesini gerçekten bulandıran görüntüye bir saat katlanabildi. Kalkıp gitmek için izin istedi ve ayrıldı Trauma’dan. Bu sefer Yavuz onu eve bırakmamış sevgilisiyle kalmıştı. Akşam Yavuz’dan mesaj (hani sizin sms dediğiniz) gelmişti. Nasıl biri sence sorusuna çok iyi, çok tatlı diye cevap verdi Deniz (oysa vermemeliymiş). Hiç bir şey olmamış gibi davranıyordu Yavuz. Aslında bir şey de olmamıştı sadece Yavuz kendini hazır hissetmişti. Nasıl bu kadar acımasız olyor diye düşündü yine de, ne demesini bekliyordu… Nasıl bu kadar bir insanı öldürmeden ağır yaralı durumda uzun süre bırakabilirdi. Deniz mutluluklar diledi(nasıl yaptı acaba hehe) bir süre görüşmek istemediğini anlattı Yavuz’a. Çünkü, artık otobüslerde, hayatın tenefüslerinde bile Yavuz’un yanında Kemal vardı.

Yalan atılmıştı kendisine, aldatılmıştı hemde en çok değer verdiğini düşündüğü kişi tarafından… Ama çabuk atlattı bir iki kez yatağa girmesi gerekti sadece Deniz’in(tabii ki tek başına değil). Yaza yaklaşırken fazla uzun süremezdi zaten bu bozuk hava. Yavuz’dan haber almak istemiyordu ve dolayısıyla almıyordu. Yeni bir erkek arkadaş bulmuştu hayallerimdeki erkek diye tanımladığı… Yaz böyle başlamıştı Deniz için…

Yaz

Mutluydu Deniz önceki gibi sadistcesine değil… On yıl geçmemesine rağmen herkes gibi mutlu olmayı öğrenmişti. Herkesin hayal ettiği bir erkeğe sahipti. Ama yazlar çabuk bitiyordu, bilmesine rağmen doya doya yaşadı Deniz. Daha önce hissetmedim dediği duyguları hissetti. Kendini iğrenç hissetmediği dakikalar bile olmuştu. Yazdı yaşadığı, Güneş elinden geldiğince Deniz’in adasını -erkekler bir ada mıdır?- ısıtıyordu. Deniz’e girmek için yazın gelmesini beklemiyor istediği vakit girebiliyor, kumlarda yuvarlanıyor, doyasıya yazın tadını çıkarıyordu. Kimi akşamlar keşke böyle olmasaydı demesine rağmen kader deyip geçiştiriyordu. Yavuz’la konuşmayalı, ondan haber almayalı haftalar olmuştu. Ta ki telefonu çalana kadar(oysa hiç çalmazdı telefonu) bu sefer mesaj gelmemişti arayan Yavuz’du…

Telefonda kendisine aşık olduğunu anlattı. Dakikalarca konuştu Yavuz. Hata yaptığını anlattı olmazsa olmaz klişe cümleler kurdu. Kendine göre o engin aşkını dili vardığınca anlatmaya çalıştı. Deniz güvenemedi Yavuz’a kendinde bunca yara açan birine güvenemezdi. En güzel mevsimleri bile mahvedebilen böyle bir meleğe dua edemezdi. Kendisini bırakıp bir kıza gitmesi o erkeksi duygularını bastıramaması an meselesiydi. Yapamazdı Deniz ve yapmadı… Aşık olduğunu hala bilse de Yavuz’a söyleyemezdi bunu… Çünkü hiçbir zaman hak etmemişti aşkını Yavuz. Olmaz dedi, bahaneler sürdü, yapamayacağını, çok geç olduğunu anlattı. Gerçeği söyleyemedi ama hayır diyebilmişti. Korkmuştu Deniz bir kez daha travmaya girmekten korkmuştu. Hayatındaki en büyük depremler Yavuz merkezliydi, bu derme çatma binada yıkılacağım korkusuyla yaşayamazdı. Yavuz için mevsim neydi bilmiyordu ama Deniz için yazın bitmesine çok az kalmıştı.

Evine dönmüştü ailesi ve çevresi artık Deniz’in ne olduğunu çok iyi biliyordu. Deniz hayatındaki en zor kararlardan birini verdi. Bu sefer bir trene binecek ve şehir dışına değil ülkenin dışına kaçacaktı. Baskıyı hissetmediği, ibne diye çağrılmadığı, otobüslerinde Yavuz’un olmadığı bir şehre gidecekti. Bırakıp gitti Deniz, yazın bitmesiyle herşeyi, herşeyini değiştirmişti. Bir trene atladı artık deniz yolculukları istemiyordu. Loş bir perona yerleşti içinde kimsenin olmadığı… Saçları uzun biri girdi Deniz’in bulunduğu perona ve böyle başladı Deniz için yeniden sonbahar..

July 30, 2006

Dertsiz, tasasız, tasmasız

Filed under: Karambol, Hikaye, Müzik

DERTSİZ

“Hide my head I want to drown my sorrow
No tomorrow ? no tomorrow”

Kısa boylu (?) bir cüce
Yürürken uçuruma doğru
Durdurabilir mi onun atlamasını Thrud güzelliği ve konuşmasıyla?
Ya da adama gözükmeden
Rica eder mi Skuld’dan geleceği değiştirmesini
Ya da gider mi Uld’a olanları değiştirmesini
Yoksa korkar mı güzelliğini kıskanmalarını
Sadece rica mı eder yoksa Alvis adlı cüceden atlamamasını
Aşık olursa en güzel Tanrı bir cüceye
Ne der babası Thor sizce ?

—————————–

TASASIZ

“Some are only born to try
And maybe that’s the reason why
I am afraid someday I’ll find
There is no Empire in My Mind”

Doğdum
Yaşadım
Yaşadıkça yaşlandım
Yavaştan dinliyorum artık ölüm şarkılarını…

Gençlik yıllarımda oysa ben de heyecanlıydım.Ben de 20 yaşlarındaydım benimde hayallerim vardı. Hayal kurdum ben. Her gün kurduğum dünyada yaşadım. Bir gün yapacağım dedim. Bir gün bir şeyler bulacağım dedim. Her şeyi değiştirmesemde beni hatırlayacakları kadar bir şeyleri değiştireceğim derdim. Ben de 20 yaşlarındaydım benimde hayallerim vardı. Bir gün bir keşif yapacaktım. Başka bir gün devlet düzenini değiştirecektim. Diğer bir gün ise Matematik Nobel ödülünü alacaktım. Ben de 20 yaşlarındaydım hiç düşünmezdim yaşlanacağımı Ben de 20 yaşlarındaydım düşünmezdim hiç hayallerimdeki dünyayı kurmak için çabalamayı… Şimdiyse olmadı diyorum. Yaşayan milyarlarca insan gibi benimde olmadı. Teselli ediyorum yine de 70 yaşında kendimi. Ben değiştiremesemde dünyayı güveniyorum henüz doğmamışım çocuğuma…

—————————–

TASMASIZ

“I’ve seen what I was and I know what I’ll be
I’ve seen it all there is no more to see”

Paliah : Ne olacağını biliyorum. Şu topraklar üstünde yaşayan insanların sonunu görebiliyorum. Geleceğe gittim Mukoel olacakları gördüm. Eğer gidersen kaderimiz kırmızı yazılacak.
Mukoel : Gitmeliyim… Ne kadar önemliyim öğrenmeliyim.
Paliah : Bu halk senin halkın Mukoel… Savaşlara birlikte girdiğin, Tanrılara birlikte baş kaldırdığın halkın bu senin…
Mukoel : Ölümü tatmalıyım Paliah… Ölümün ne olduğunu öğrenmeliyim.
Paliah : Hiç mi bir şey hissetmiyorsun? Hiç mi sezmiyorsun acıyı? Bu kadar bencil misin ?
Mukoel : Artık görebileceğim hiç bir şey kalmadı. Sıkıldım Paliah… Bu ölümsüz insanlardan, bu ölümsüz vücuttan ve bu ağarmayan saçlardan sıkıldım.
Paliah : Ne kadar ölümlü arzu…
Mukoel : Bir yere kadar Paliah.. Bir yere kadar… Kimse arkaya baktığında anı olarak savaşları hatırlamak istemez…
Paliah : Ya ben Mukoel? Halkını umarsamıyorsun peki ya ben Mukoel ? Hep yanında olan ben… Sana çocuklar veren senin köstebek sevgini yaşayan ben ?
Mukoel : Umrumda değilsin Paliah… Ne sen ne de şu akmasını sağlayamadığımız pınar… Artık ölmek istiyorum….

Ölmeden önce son kez ölümlü büyücü
Görmek istiyorum ne kadar önemli olduğumu
Göster bana halkımın durumunu…

————






















Get free blog up and running in minutes with Blogsome
Theme designed by Minz Meyer