Pigs on The Wing

April 28, 2006

Sarhoşken insan ne yazabilir ?

Filed under: Karambol

Neden böyle oldu diye düşünmekte ısrarlıydı. Oysa düşünmekten vazgeçse ne kadar kolay yaşayacaktı kendi yaşamını. Yaşamaktan vazgeçse, ne kadar kolay bulacaktı Azrail onu. İçinden şiirler okuyordu kendi yazmadığı ama daha öncede kimse tarafından söylenmemiş. Şarkılar mırıldanıyordu içinden notaları daha keşfeldilmemiş. Daha önce kimsenin girmedği bir sokakta sanıyordu kendini, şimdi itiraf ediyordu aslında öyle değildi. Kendini şartlandırdığı duygular hiç hissettiği gibi değildi.

Herkes geçmişti bu rüzgarlı sokaktan, tüm insanlığın ayak izleri vardı sonu gözükmeyen sahilinde… Özel değildi özel olamamıştı çalıştı ama yapamadı. Aynı kişiyi sevdi aynı kişiyle yattı aynı kişiyle kalktı. Dışarıdan kaç kişi gözüktüğünü bilemedi ama içeride hep tek kişi vardı. Nefret ettirdi ama onlar gibi nefret edemedi. Kendi gözünde anlamsız olanlar için bu kadar anlamı var mıydı ?

Birini ne kadar çok seversen ileride nefret etmesi o kadar kolay olur diye süregelmiş bir düşünce vardır. Eğer doğruysa bu önerme ya hiç sevmemiştim yada hala seviyorum ya da ya da sı yok belki bir sayfa yolusu ya ile bağlanan duygular olabilir ama bu seferlik gerek yok.

Beyni ya da kalbi ya da her neyse iyi çalşmadığından dolayı mı ağlıyordu başkası için tek başınayken. Bu kadar önemsiz miydi bir kaç kişi dışındaki herkes bu kadar ben miydi ? Oysa herkes, kendisinin bir görüntüsüydü. Herkese kendinden bir şeyler vermişti. Sonunda, kendine kimsenin istemediği duygular kaldı. Nefreti bölüştürürken kendine ayırmayı mı unutmuştu acaba ?

Seni sencillikle nasıl suçlayabilir ki insan yada cesurca söylendiğinden niye bu kadar insanı korkutur bencillik. Neden korkar insanlar, ben bencilim diyen türdeşinden ? Başkası mutlu olsun diye kendi mutluluğundan nasıl bir düşünce feragat edebilir ?

Ah insanlar, bencilliği pasta börek vermemek sanan insanlar hepiniz bensiniz aslında, hepiniz korkak birer bencilsiniz. Bu satırları okudukça yine ürperdiniz değil mi ? Yapmayın itiraf edin kendinize ya da gösterin bana bencil olmadığınızı. Cümleler kurmayın eğer ben o durumda olsaydım eğer öyle bir şey olsaydı diye.
Ah ne yalancısınız siz ne iyi yapıyorsunuz seçtiğiniz rolünüzü ne iyi beceriyorsunuz kendi kendinizi…

Bir marul salatasında havuç olmak nasıldır düşündün mü hiç ? Tadın marulun tadından daha güzeldir rengin marulun renginden daha güzeldir. Ama, içinde yüzdüğün svıvıya, o kesilmeden önce bir boka benzemeyen yeşil nesnenin adı verilmiştir. Marul salatasında bir havuçsundur. Herkes seni yemek ister, hiç bir zaman tabakta bırakılmazsın, hiç bir zaman çöpe girmezsin ama ne fayda sen bir marul salatasında havuçsundur. Peki marul için nasıl bir duygudur acaba hiç beraber olamadığı salatayla adının beraber anılması… Var mısınız bundan sonra havuç salatası demeye marul salatasına ? Ahh önemli değil havuç burda salatada neyi seviyorsan ona öyle hitap etmeye cesaret edebilir misin ? Domates salatasında en sevdiğin salatalıksa ona salatalık salatası demeye var mısın?

Ahh yapamazsınız siz bunu kime anlatıyorum ki ben. Çemberin dışına çıkamadınız. Salatanıza dâhi istediğiniz ismi veremeyecek kadar acizsiniz.

Ah ne yalancısınız siz. Sessiz olun der, yalnız kalmak istiyorum dersiniz ama çok yalnızım, kimse yok mu diye çığlıklar atarsınız. Ah ne düzenbazsınız siz. Gece gelsin dersiniz ama gündüzü görmek için yatağa girersiniz. Sizle dalga geçenleri görmezden gelip akşam rüyalarınıza, aynalarınıza sokarsınız. İsyan diyerek kıçınızı yırtarsınız ama tek karşı çıkabildiğiniz televizyonda istemediğiniz bir kanalın seyredilmesidir. Ah ne boşsunuz siz ah ne umutsuz bir durumdasınız siz…

Bunları yazabilir, sonra okudukça rahatlarmış.

Ben-cil

Filed under: Karambol

Oz büyücüsünde ki aslanı hatırlar mısınız ? Öykünün sonuna dek insanlara öğretilmiş aslan özelliklerini gösteremeyen ama içinde tüm aslan özelliklerini içinde barındıran aslan. Gerçek olmayan , insan parçalamayan ama öykünün sonunda bize öğretildiği gibi davranan aslan…

Niye insanlar bencil olduklarını kabul etmezler ? Bencillik yıllardır insanlar arasında kötü bir huy olarak algılandığı için mi? Oysa herkes bencildir. Ben mutlu olmayayım, onun mutluluğu benim mutluluğumdan daha önemli diyen ise bencil olmayan değil salaktır. Bir insan, bir seçim yaptığında o hissin vereceği mutluluk; karşı tarafın mutluluğunu görmekten daha fazla mutluluk veriyorsa insan yine bencildir. Ama itiraf edemez bunu kendine. Başkalarına ben bencil değilim der yaptıklarını anlatır pişkin pişkin.

Bencilliği benim beş elmam var beşini kendim yemem arkadaşlarıma veririm diye algılar bir çok kişi açgözlülüğün tanımına bakmadan.

Hadi, gerçekten etrafta kimse yokken ben bencilim diyemiyorsanız yalancısınız, insanlar varken diyemiyorsanız korkaksınız…

Zaten nasıl bir zihniyet, hayatı yaşayandan bencil olmamasını bekler. Ben, bencil olmazsam kim olacak ?

April 20, 2006

…..

Filed under: Karambol

“Ey Türk işçi sınıfı!… Oyunu CHP’ye ver, Çin faşizmine geç… Sen ölürsün ama hem memleket kalkınır hem laiklik kurtulur, fena mı ulan?”

Engin Ardıç’ın 19 Nisan 2006 yazısından alıntıdır.

April 18, 2006

in Solitude…

Filed under: Karambol, Hikaye

Önemsenmemek nedir bilir misin? Yaşadığını farketmemek? Şimdi onlar bana yaşadığımı hatırlatıyorlar. Yalnızlık öyle acı verdi ki bana kimileri için en önemli olanı kullanılması gerektiği gibi kullanamamaya başladım. Annemle babam hastahanede başımda ağlarlarken acı çeken, suçlu halleri ne kadar komik gelmişti. Onlar yüzünden bu hale gelmiştim kardeşlerim her zaman benden daha önemliydi oysa ben onlar için yaşıyordum.. Bir odam vardı ve maddi anlamda istediğim her şey… Odamdan çıkmama çoğu zaman izin yoktu kardeşlerim o küçük şeytanlar beni gördüklerinde ağlamaya başlarlardı. Oysa yüzüm o kadar korkunç değildi, belkide yaratıcısı ben olmama rağmen benim göremediklerimi görüyorlardı. Ah şimdi umursamıyordu küçükken ise umursanmamıştı.

Gördüklerimi anlatacak kimse bulamadım hiç bir zaman okula gönderilmemiştim. Annesi ve babasının tuttuğu hocalarla öğrendi okumayı niye okula gidememişti ki, bu kadar mı utanıyorlardı kendi oğullarından? Ah niye bana bunu yaptınız niye beni bu hale soktunuz? Tek isteğim biraz sevgiydi oysa… Geçirdiğim nöbetler kimse tarafından umursanmıyordu o geçirdiğim tarifi zor acılar kimse tarafından dindirilmeye çalışılmıyordu. Çığlıklarım yalıtımı iyi yapılmış odanın dışına çıkamıyor yumruklarım duvarın canını değil kendi canımı acıtıyordu. Niye duymadınız beni anne niye bu kadar çabuk vazgeçtiniz benden… Kardeşimi -öz kardeşimi- dahi doğru düzgün göremiyordum. Büyük ihtimalle bir abisi olduğunu bile bilmiyordu. O zamanlar sonunda öğrenecek diye düşünüyordum ama hiç bir zaman öğrenemedi hatta ben kardeşim olduğunu dahi unuttum.

Yine o nöbetlerden biri gelmişti - hani tarifi zor olanlardan- ama bu sefer tarifi imkansızdı bu sefer uyanamayacağımı sanmıştım daha doğrusu uyanmamayı diliyordum. Yerde kıvranırken bu son diyordum. Bir daha acı çekmeyeceğim. Sadece diyordum biraz daha dayanmam lazım sonra babam annem ve kardeşlerimle birlikte yemek masasında birlikte oturacak, onlarla televizyon izleyecekti. Odamdaki televizyondan ve hiç bir zaman yalnızlığımı dindirmeyen kitaplardan öğrendiğim okula gidecektim. Her nöbette yalnız olmayacağım günleri hayal ettim. Uyandığımda başka bir yerdeydim bir kaç saniyeliğine –sadece bir kaç saniyeliğine- istediğim oldu sanmıştım. Tek ihtiyacım olan her şey geçecek cümlesi ve kafasını okşayan bir eldi. tüm istediğim buydu.

Ama olmadı tek gördüğüm beyaz meleklerdi. Yapılan iğnelerle, uykuya dalıyor, uyandığımda yine uyutuluyordum. İlk gördüğüm beyaz meleği ve anne babamın benim için ağladığı tek günü hatırlayacak kadar zaman bile bırakmıyorlardı. Uyandığımda nöbete giriyor ve yeniden uyutuluyordum. Kollarım ve bacaklarım yatağa bağlanmıştı. Kolumda ise bir serum vardı. Hiç bir zaman gelişmeyen zaman kavramını tamamen kaybetmiştim. Benimle oynaması gereken annemle babam, nasıl bu kadar acımasız oluyordu? Yoksa kitaplar, diziler yalan mıydı? Bir kez daha gördü annesini… “Tanrı yapacaklarından dolayı seni affetsin” dediğini hissetti. Oysa ben masum bir çocuktum yada öyle sanıyordum.

Zaman geçtikçe, içtiği ilaç sayısı azaldı. Küçük penceresi ormana bakan, küçük bir odaya alınmıştım. Eski hayatımla bir farkı yoktu bu yaşadığımın. Özel bir hocam vardı yine özel bir odam yine özel bir yatağım ve yine tek başıma yediğim yemekler vardı. Sadece hocası biraz daha anlayışsız odası biraz daha küçük yemekleri biraz daha çirkindi.

Bana yalnızlığı unutturmak için günün birinde onlar çıka geldi. İlk gelenle geçirdiğim ilk günü hiç unutamadım.Çok güzel bir sarışın kız camdan içeri girmişti. Nasıl buraya geldiğini sormuştum beni Tanrı yolladı demişti. Tanrı ne kadar da iyi bir şeymiş diye düşünmüştüm. Sabaha kadar hiç durmadan konuşmuştuk dursakda hiç farketmedik Bildiğim her şeyi ona anlatıyordum o da bana yeniden anlatıyordu. Oysa o zaman anlattıklarımı dinlediğimi farketmiyordum.

O zamanlar 14 yaşlarında falan olmalıydım ne kadar saftım. Sarışın kız, odaya biri geldiğinde aniden kayboluyor sonra yeniden benimle oluyordu. Bana kendisinden kimseye bahsetmemem konusunda söz verdirtmişti Bir gün -ilk kez keşke kelimesini kullandığım gün- yemek getiren görevliden biraz daha yemek istemiştim. Neden sorusunu tüm içtenliğimle cevaplamıştım. Oysa bir sözüm vardı. Sarışın kız bir daha gelmedi. Bir süre boyunca penceresiz beyaz duvarlı bir odaya kapatılmıştım. Artık sarışın kız yoktu. Uyuyordum her seferinde uyanmama isteğiyle uykuya dalıyordum ama hep nasıl denir o kutsal bir güç beni uyandırıyordu. Her gün uyudum ve her günün başlangıcında uyandım. Her gün sarışın kızı yeniden görme umuduyla uyandım ama bir daha hiç göremedim.

Bir gün uyandığımda eli kanlı biri duruyordu başımda… Nasılda korkmuştum kendi yarattığımdan kimi zaman hala geliyor o eli kanlı adam ama umursamıyorum o zaman da o beni umursamıyordu… O zamanlar küçüktüm. Korkmam gereken şeyleri öğrenecek kadar büyüyememiştim. Kafamın içinde yankılanan sesleri bastırabilmek için çığlıklar atıyordum. Sonra beyaz melekler tarafından herhangi bir yerime sokulan iğneyle uykuya dalıyordum. Çağırdıklarımdan kaç ay boyunca korkmuştum bilmiyorum. Onun gitmesi benim suçumdu ah keşke olmasaydı tüm bunlar. Keşke hiç gitmeseydi yada keşke hiç olmasaydı. Onu ele verdiğimden dolayı acaba bu gördüklerimi de Tanrı mı göndermişti? Bir ceza mıydı bu çektiğim? Hiç bir zaman cevaplayamadım bu soruyu.

Hala benimleler, belki bir gün cevap alırım umuduyla, hiç bir zaman “nerden geldiniz niye gitmiyorsunuz sorularını sormaktan bıkmadım. Ama cevap olarak çoğu zaman içinde dil bulunmayan açık ağızlarıyla karşılaştım. Kimi zaman da sen biliyorsun cevabıyla karşılaştım.

Hala Tanrının iyi mi kötü mü olduğunu kavrayamadım. Yine de şimdi bir sorunun cevabına daha yakınım. Sadece yalnız kalmaktansa onlarla olmayı tercih ettim. Belki de ben istemediğim için gitmemişlerdi. Şimdi düşünüyorumda onlar olmasa yıllarımı geçirdiğim o odada beyazdan başka renk görmemek nasıl acı verirdi.

April 8, 2006

………HWY………

Filed under: Karambol, Alıntı, Müzik

[Agony]I am pain
I am real. I’m not a dream
I’m the chain around your neck as you scream
Surrender now
You can’t beat death at his ruthless game
Make your bow
Hang your head in shame
[Me] I can’t believe there is no way out…
[Agony] You’ll find you are wrong
[Me] You fill me with doubt…
[Agony] You were never that strong
[Agony] I am pain
I am the wound that never heals
It’s all in vain
No compromise, no deals…
[Me] I can’t believe this is the end
[Agony] It’s written in stone
[Me] Where are my friends?
[Agony] You have always been alone!

Beni çok etkiliyor buraya da yazayım dedim…

April 2, 2006

Space Dye-Vest

Filed under: Karambol, Alıntı, Müzik

Hiç bir zaman eşitlenemeyecek bir eşitsizlikte kaybolduk. Teker teker kaybolmadık hep birlikte, bir anda küçük bir hareketle toprağın altına gömüldük. Neden her dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor bu şarkıyı dinlediğimde ? Neden her seferinde şarkının aynı yerinde aynı gözüm doluyor. Deja-vu mu bu?

Uzay Rengi Yelek

vokal,

meleklerin üstündeki ağaç sansarlarının
sayfalarına düşerken
kalbimin batıya çekilişini hissediyorum
geleceğin bir yabancı kılığına girdiğini görüyorum
uzay rengi yeleğin içindeki aşk
aşk, kanın bir hareketi ve ben kanıyorum
kalp seklindeki bir havuz,
güzelliğin izdüşümünün aksettirilmesi,
her zaman en kötü başlangıç

alıntı diyaloglar, (a room with a view )

“ama o kimsenin bilmeyeceği bir türden,
o bir kadının ne olduğunu bilmiyor. seni sahiplenilecek
bir şey olarak görüyor, bir tabloya ya da bir
fildişi kutuya sahip olup bakmak gibi. sahip
olunup başkalarına gösterilecek bir şey. o senin
gerçek olmanı, düşünmeni ve yaşamanı istemiyor.
o seni sevmiyor.. ama ben seviyorum. sen, kollarımda
olduğunda da senin kendi düşünce, fikir ve duygularına
sahip olmanı istiyorum. bu bizim son şansımız, ..
bu bizim son şansımız..”

vokal,

simdi sen gittin ve ben bununla uğraşıyorum
öfkemi yutmayı öğreniyorum
yeni bir kız buldum, yapabileceğimizi düşünüyorum
tabii o, o sayfada kaldığı sürece.

bu benim istediğim “son” değil.
ve hiçbir zaman açık olmayacağım.

alıntı diyaloglar, ( the fifth estate )

“.. buradan taşınacaktım.. hmm .. bir .. bir iş bulmak.. bir ev almak.. hmm .. ama
çalışmak istediğim gezinti yerine gittim
ve bana bu iş için çok genç olduğumu söylediler”

alıntı diyaloglar, ( o.j. simpson davasından )

“bazı insanlar gerçeklerle yüzleşmeden nasihat
veriyorlar. işte bu o, onun şüphesiz en büyük meydan okuması. ve o bununla yüzleşmek zorunda.
siz bunu deneyeceksiniz, o da deneyecek. ..
ve uhh .. buraya biraz yardım gerekli.
bence kimse bu adamın neler hissettiğini söyleyemez.”

alıntı diyaloglar, ( conan o’ brian show’dan )

“bu, bunu söylüyorlar, bilirsin, houston
ya da onun gibi bir yer, bunun 10
ya da 8 derece olduğunu söyleyeceksin,
ama bu kuru bir hava.
houston da bunu mu söylüyorlar ?
oh, belki de değil. kafam karıştı.
onlar havuza girene kadar kuru herhalde. “

alıntı diyaloglar, ( the fifth estate )

“ … ben güneşle ayağa kalkarım…
dinle, kendi odana sahipsin, içinde
uyuyabileceğin. ne yaptığın umurumda değil
bu kapı akşam dokuzda kilitlenir.
eğer akşam dokuzda burada değilsen, uyuyacak
başka bir yer bulman gerekir. çünkü
sen bu evde bir serseri olmayacaksın. çorba hazır…”

vokal,

suçumu üstüne alabilecek kimse yok
isteseler bile.
hiçbir şey akıllı tutmuyor beni
ve senin için hiçbir şey fark etmiyor
amacımı yöneltebileceğim bir yer de yok.
bu yüzden her yerdeyim.
yanıma yaklaşma bir daha.
gerçekten sana ihtiyacım olduğunu mu düşünüyorsun?

ve güleceğim, rol yapmayı öğreneceğim
ve hiçbir zaman açık olmayacağım
ve savunacağım hiçbir hayalim olmayacak
ve hiçbir zaman açık olmayacağım.

Not : Çeviri alıntıdır. Dt-Home sitesinden galiba..

April 1, 2006

Geldim mi getirildim mi bu hâle?

Filed under: Hikaye

Yemeğini yiyordu. Bilirsiniz her zamanki hazır yemeklerden elinizle kabından çıkarıp sadece pişirdiklerinizden. Kolaydır yapması, yemeside yapması gibi kolaydır. Bir mantı gibi yemezsiniz bitiriverirsiniz hemen uzun bir süre yiyemeyeceğinizi düşünmezsiniz. Sonuçta hazırdır başkası yapmıştır hatta bir makine yapmıştır. Bir önemi yoktur sadece karnınızı doyuracaktır ve taş çatlasa bir hafta içinde tadı unutulacaktır. Tavuktu yediği grip olmayan bir tavuk, makinelerden geçen bir tavuk, kör olmadığı halde gökyüzünü kısa hayatı boyunca göremeyen bir tavuktu yediği… Bunları yemekte hiç düşünmedi sadece açlığını geçiştirmeye çalışıyordu. Düşünmedi ve sadece yedi. Yerken düşünmedi, düşünemedi,düşündürültmedi.

Kapı zili çaldı eğitimli birinin çaldığı belliydi, bir kere çaldı ayağa kalktı Mukoel babası oturmasını söyledi o bakacaktı. Babası kapıya yönelirken ne kadar ayıp ettiğini düşündü yaşlı babasının kapıya bakmasına izin vermişti. Babası kapıyı açmadan bir kere daha çaldı. Kapının ötesinde kimse yoktu ki babası arka odaya doğru yöneldi. Kapı bir kere daha çaldı. Kapı Mukoel tarafından açılmak istiyordu ama Mukoel yemekten başka bir şey düşünmedi ta ki zil üçüncü kez çalınca bir anda kalkması gerektiğini düşündü. Çünkü olması gereken buydu neden kalkmıştı yemek masasından o makinelerin ürettiği tavuğu yemeye neden ara vermişti ? Belki anılar onu çağırmıştı belki de kalkmasının nedeni sadece meraktı. Arka odaya doğru yöneldi. Babasının kaba sesini duydu. Evde yok. He ? Kimsin sen? Neler olmuştu anlamadı Mukoel. Babasına sordu :

-Kimmiş baba ?
-Yavuz diye biri seni arıyor. Uyuyor dedim. (Oysa evde yok demişti)

Camdan aşağıya baktı. Yavuz da kimdi diye bir saniye bile düşünmedi. Geçmiş onu çağırmıştı anılar onu çağırmıştı biliyordu. İki kişi yukarıya bakmayı kesmiş hayal kırıklığı içinde uzaklaşıyorlardı. Seslenmek Yavuz dur demek istedi. Babasına baktı döndü camdan bir daha baktı. Yapamadı belki de bir daha göremeyecekti Yavuz’u. Onu görmek için gelmişti kapısının ziline basmıştı ama o gidemedi yada gitmedi. Oturdu daha dürüst olmak gerekirse koltuğa yığıldı. Kendinden utandı. Babasına baktı herkesin boş sanacağı ama nefret dolu bakışlarla babasına dikti gözlerini… Babası :

-Kimmiş ? Tanıyor musun?
-Yavuz… İlkokul arkadaşım ortaokulda yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi 2 sene aynı sırada oturmuştuk.
-Seslen istersen
-Evde yok dedin…
-Hayır uyuyor dedim…
-Boşver. Gitmek istemiyorum zaten.

İşte tam burada yalan söyleyip söylemediğini bir türlü anlayamadı Mukoel… Bir türlü itiraf edemedi kendine yalan attığını ya da tam olarak babasını suçlayamadı. Daha bir iki gün önce anmıştı Yavuz’u nerede olduğunu merak etmişti gerçekten meraklanmıştı. Ona neler olduğunu merak etti 4 yıl geçmişti hiç haber gelmemişti kendisinden 4 yıl aradan sonra kapısına gelmişti ve onu göremeden geri dönmüştü. Kendisinden utanmaktan nefret ediyordu ama yine utanıyordu. Ne kadar adi biri olmuştu. Ablasını abisini hep bu yüzden eleştirirdi onlar için nasıl insanlarsınız diye içinden söylenirdi. Oysa şimdi kendi yapmıştı anıları güçlü bir nefesle geri üflemişti. Hiç bir şey olmamış gibi yemeğe döndü. Yemeğini yemeye, tavuğunu parçalamaya devam etti… Nasıl birine dönmüştü yada dönüştürülmüştü ? Bu olmamalıydı o bu olmamalıydı hayır bu o değildi…

Özür dilerim Yavuz… Özür dilerim hatırlanmayı hakeden anılar…






















Get free blog up and running in minutes with Blogsome
Theme designed by Minz Meyer